Tesekkürlerim  Aktif KonularAktif Konular  Forum Üyelerini GösterÜye Listesi  Forumu AraArama  YardımYardım  Kayıt OlKayıt Ol  GirişGiriş
Hikayeler
 zilesitesi.com/Forum/Ana Sayfa | Edebiyat | Hikayeler
Mesaj icon Konu: Eşekçi Memleketi Tokat Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Yazar Mesaj
zelanakkas
Moderatör
Moderatör


Kayıt Tarihi: 13-Şubat-2008
Konum: Tokat
Gönderilenler: 228

Tesekkür: 0
Rep: 269

Alıntı zelanakkas Cevaplabullet Konu: Eşekçi Memleketi Tokat
    Gönderim Zamanı: 21-Şubat-2008 Saat 22:05
Eşekçi Memleketi Tokat

Tokat’ın bir adının da “eşekçi memleketi” olduğunu biliyor muydunuz?



Şimdiki gençler pek bilmezler ama Tokat’lılar halkın ilgisizliğinden veya yapılması gereken işlerin yapılmamasından dolayı bir olumsuzluk çıktığı zaman:



“Ne olacak işte, burası eşekçi memleketi” derler.



Başkaları değil, Tokat’lılar kendileri için bu sözü kullanır. Biraz durumu açıklayan, biraz eleştiren, biraz da aşağılayan bir sözdür.



1966 Yılında İTÜ den yeni mezun, çiçeği burnunda inşaat mühendisi olarak Tokat’a gelmiştim. Atatürk heykelinin şimdiki bulunduğu yerin arkasında Topçam Garajı vardı. Oradan geçerken kim olduğunu şimdi hatırlayamadığım bir büyüğüm beni çevirdi ve:



“Ne yaptın yiğenim ?” diye eğitim durumumu sordu.



Ben de gururla ve şevkle:



“Amca mühendis oldum. Tokat’a geleceğim ve inşallah memleketime hizmet edeceğim,” dedim.

Adam bana o an önemini kavrayamadığım ve bu sebepten önemsemediğim bir öğüt verdi:

“Oğlum, gelme buraya, burası eşekçi memleketi. Osman Paşa Tokat’a gelseydi, Osman Çavuş olurdu. Gelmedi, Osman Paşa oldu.”



Ben de bu öğütle “eşekçi memleketi” sözüyle tanışmış oldum. Ama tam olarak ne anlama geldiğini anlayabilmem için, daha çok uzun yıllar başımdan olayların geçmesi ve başkalarının başından geçen olayları öğrenmem gerekecekti.



“Eşekçi memleketi” sözü eşeğe binen, eşek kullanan anlamındadır. Gerçekten de Anadolu’da yük taşımak için eşekten en çok yaralanan, eşeği en çok olan yer Tokat’tır. Özelliklede Tokat şehri ve civar köyleri.



1935 yılı sayımına göre Tokat merkez ilçe (şehir + köyler) nüfusu 93.460 iken, 1933 yılında yapılan bir sayıma göre Tokat’ta 17587 eşek vardır. Yani her beş kişiye bir eşek düşüyordu. Veya başka bir söyleyişle her ailenin bir eşeği vardı.



1973 Tokat il yıllığı kitabına göre ise aynı yörede 1970 sayımına göre nüfus 103.681, eşek adedi 10.737, yani ortalama her on kişiye bir eşek düşüyor. İl ortalaması da hemen hemen aynı. İl genel nüfusu 540.855. eşek adedi 50.142, yani ortalama her on kişiye bir eşek düşüyor.1933’e gör azalmış ama yine de çok fazla.



1973 yıllığına göre Tokat’taki özel araç 250, taksi 297, jeep 265 adet. Zamanla motorlu araçların, traktörün artmasıyla günden güne eşek adeti azalacak, biz de Tokat olarak bu konudaki özel “üstünlüğümüzü” kaybedecektik.



Yurt Ansiklopedisine göre 1980 yılına kadar eşek sayısı artmağa devam etmiş. O yıl Türkiye genelinde yapılan sayıma göre Tokat il genelinde 53.280 eşek var. Nüfus 624.508 ortalama her 12 kişiye bir eşek düşüyor. Ama daha enteresanı Tokat’ta Türkiye nüfusunun yaklaşık %1 yaşıyorken eşek varlığının %3.96 sına sahip.



Peki neden bu kadar çok eşek vardı ki, Tokat’ta?



Şehirde oturanlar için sebep, civar hiçbir şehirde olmayan bir gelenek, bağa göçme geleneği idi.



Sivas ve Yozgat’ta zaten bağ yoktur. Amasya’nın etrafındaki bahçeler genelde orada sürekli oturanlara aittir. Şehirde oturan Amasya’lıların daha çok çiftlikleri ve arazileri vardır. Erzincan’da bağ bahçe ovanın etrafındaki köylerdedir, oralara göçülür “köye göçme” denir. Tokat gibi bağa göçme geleneği kısmen Çorum’da, daha çok Maraş’ta var.



Tokat bağları şehrin etrafında, birazda uzağındadır. Günü birlik gidip gelmek zordur. Ayrıca yazın sıcaklarında şehirde oturmaktansa, bağa göçmek daha hoştur. Tokat’lılar haziran başlarında bağa göçerler. Çocuğu olanlar okullar açılıncaya kadar, çocuğu olmayanlar ekim sonuna kadar otururlar. Bağa göçünce, her gün bağdan şehre gidip gelmek, meyveleri satılması için hale taşımak, evin ihtiyaçlarını şehirden getirmek için bir yük taşıyıcı lazım. Ata bakmak zor ve zahmetli, eşeğe bakmak kolay. Böylece her bağa göçen, bağa göçmese bile şehirde bahçesi olan, hemen herkes bir eşek almış. Eşek günlük hayatın bir parçası, hikâyelerin atasözlerinin konusu olmuş.



Sabah erkenden, bir gün önce bağda toplanmış meyveleri Sivas’a sevk edilmek üzere, satılması için hale, komisyoncuya bırakan evin erkeği, dükkanına gelir, çırağı ile eşeği o zamanlar Tokat’ta çok olan bir hana gönderir. Eşeğe yem olarak iki üç bağ yeşil yonca verilir. Meydan’da 1960 lı yıllarda demeti 25 kr yeşil yonca satılırdı. Akşam olunca çırak handan eşeği getirir, palanını vurur, usta önce hale uğrar boş sepetleri alır, satılan meyvelerin hesabını görür, evin eksiklerini aldıktan sonra bin eşeğe tıpış tıpış bağa.Niksar yolu kavşağından taş köprüye doğru cins cins eşeklerden oluşan bir eşek trafiği ki, sorma gitsin.



“Babamın at büyüklüğünde bir mısır eşeği vardı. Bağımız Çay Bağları’nın tepesindeydi. Buralara ancak o büyüklükte eşek yük taşıyabilirdi. Bu eşek bizim kapımızda 15 yıl yaşadı, yükümüzü taşıdı. Onu çok severdik, öldüğünde ağladık.



Orta birden ikiye geçtiğim sene (1947-48 yılı) sınıfımı geçersem babam bana bir eşek olmayı vaad etti, geçince de aldı. Ama bu normal bir eşekti.



Babamla peş peşe bağa gider, mağazamıza gelirdik. Babamı mağazaya bırakınca meydana yonca almağa giderdim. İkisine 10 bağ yonca alırdım. Babam pazarlık etmemi tembih ederdi. Bütün yonca satanları dolaşır o zamanlar 5-6 kuruş olan bir bağ yoncayı bir iki kuruş ucuza almak için pazarlık ederdim.”(A.Şevki Erek)



Şehirde komşumuz saatçi Tahsin Efendi vardı (Tahsin Uzel ) Bir yaz günü cenazeye katılmış. O zamanlar cenazeler omuz üzerinde taşınırdı. Vakit geçmiş, geç kalmış, yolda telaşlı telaşlı gelirken bir yandan da düşünüyormuş.” Eğer çırak handan eşeği getirip, palanını vurdu, hazır ettiyse, haftalığını artırayım” Gelmiş ki, çırak oturuyor, eşek yok.



”Oğlum her gün yaptığın iş, niye eşeği getirip hazır etmedin?”



”Ne bileyim usta, demedin ki ?”...



Annem bunu söylemeden iş yapmanın veya askerlikte söylenişi ile “durumdan vazife çıkarmanın” örneği olarak anlatır, bizi böyle olmaya yönlendirirdi. Ben de yanımda çalışmaya başlayanlara hep bu örneği verir, yapılması gereken işi ben söylemeden yapmaları için uyarırdım.



Ben küçükken ailem Kaşıkçı Bağları’nda bir bağ kiralamış. Babamın “zırana” denen büyük bir eşeği varmış. Demir Köprü’ye gelince öyle bir anırırmış ki, Kaşıkçı Bağları’nda ablam duyar, sesi tanır “Babam geliyor” dermiş.



Tokat’lıların hayatında eşeğin yeri bu kadar da değil. Bir de pullama geleneği vardır. Pullama şudur: Eşeği olan, dağa gidip odun getiren birisine eşeğini verir. Adam dağdan getirdiği odunu bir gün eşeğin sahibine, bir gün kendisine yıkar. Böylece para ödemeden evin kışlık odunu temin edilmiş olur.10-15 eşek yükü odun bir eve bir kış yeterdi.



Isınmak için herkes odun yakardı. Eşeği olmayan, civar köylülerin yine eşeklerle getirdiği odunları satın alır, yakardı. Bu gelenek 1970 li yıllara kadar sürdü. Belediye odun tanzim satışı işlerine başlayınca herkes belediyenin getirip halka sattığı odunları almaya başladı. Ama yine de köylerden kaçak odun getiriliyor, satılıyordu.



Şehirde bile eşeğin hayatımızdaki yeri o kadar önemli hale gelmişti ki Hami İkiz’e annesi “Bir eşeği, bir ineği, iki tavuğu olan ev yokluk görmez” dermiş.



Kadınlar kocalarına: “ Sana geldim geleli ne gün gördüm ki? Bir gün dongurdaklı eşeğe bindirip beni Ahmaklar Bağları’na gezmeye bile götürmedin” diye sitem edermiş.



Bu sözü 1960’lı yıların başlarında Tokat’a gelen Aziz Nesin bir makalesinde kullanmış.



Aziz Nesin çıktığı bir yurt gezisinde Tokat’a gelmiş. Tokat’ta gezerken şehrin her yerindeki hopörlerle halka duyurular yapılan belediyenin ses düzeninde “Kat tekkesinin işletmeciliğinin ihaleye çıkarıldığı” ilanını duymuş, kulaklarına inanamamış. Bunun kanunlara aykırı olduğuna, bu devirde böyle bir işe çok hayret ettiğine dair bir makale yazmış.



Rahmetli Noter Ali Derindere de” Bunun inanç hürriyeti ile ilgili olduğuna, saygı duyulması gerektiğine” dair bir yazı yayınlamış.



Bunu üzerine Aziz Nesin, biraz da Ali ağabeyimizi aşağılamak için isim vermeden: Eskiden Tokat’ta kadınlar kocalarına sitem ederken “ Sana geldim geleli ne gün gördüm ki? Bir gün dongurdaklı eşeğe bindirip beni Ahmaklar Bağları’na gezmeye mi götürdün?” derlermiş.



Artık Tokat’ta ne Ahmaklar bağları kalmış ne de bir tane dışında o dongurdaklı eşekler diye yazmış. Ben yazıyı görmedim ama anlatılırdı.



Tokat’ın bu konuda, diğer illerden çok ilerde olduğuna, haklı bir şöhret yaptığına, şöhretin taa Kırşehir’e kadar gittiğine yaşadığım bir olayla kendim de şahit oldum.



1962 yılında üniversiteye ilk başladığımız günlerdi. Ders arasında koridorda 7-8 kişi bir araya gelmiş tanışıyorduk. Herkes adını ve memleketini söyleyerek kendini tanıtıyordu.



Ben de kendimi tanıttım ve:

” Tokat’lıyım” dedim.

Guruptan bir arkadaş:

“Sizin memleketin eşekleri çok meşhurmuş”, demez mi?



Arkadaşlar gülüştüler, benim canım sıkıldı. Başka bir şeyle değil de eşekleriyle meşhur olmak hiç de hoş bir şey değildi. Üstelik arkadaş örtülü olarak bana “Sen de bu eşeklerden biri misin?” diyordu.



Aramızda şöyle bir konuşma geçti:



“O eşekler bizim memleketin yerli eşeği değil “dedim.

“Nerden geliyor?” diye sordu.

“Sen nerelisin?”

“Kırşehirliyim”.

Cevabı yapıştırdım:

“O eşekler Tokat’a Kırşehir’den geliyor”



Bu defa ona güldüler. O arkadaşla sonraları çok samimi olduk. Yıllar boyu birbirimize böyle espriler yaptık. Arkadaşım da sonra sözlerine açıklık getirdi. Sözü normal eşeklerle değil, normalden büyük eşeklerle ilgili idi.



Eşek kullanımı bu kadar yaygın olunca, meraklıları dışardan cins cins eşekler getirmişler, değişik model araba çeşitleri gibi. Gerçekten de Merzifon eşeği, Kıbrıs eşeği Mısır eşeği gibi cinsler, at büyüklüğüne yakın eşekler vardı.



Köylerde yaşayanlar için eşek, satabilecekleri şeyleri Tokat’a taşımanın, yani para kazanmanın aracı idi. Şehirde daha çok binek hayvanı olan eşek, köyde yük taşıma aracı olarak kullanılıyordu.



“1930 lu yıllarda köyden Tokat’a Derbent Boğazı’ndan geçerek giderdik. Erenler’de yolun sağ tarafındaki küçük kubbeli yapının yanında bekleyen görevliler eşekleri gıdığından tutar, şehre girebilmemiz için eşek başına 10 para alırdı. Atlar 20 para, kağnı 40 para öderdi.”(Muhtarların Halil-Söngüt)



“Savaş yıllarında (1940-45) köyde hiç at yoktu. Herkesin eşeği vardı. Yazın kendi işlerimizde kullanırdık, güzün ve kışın Tokat’a odun ve saman getirir satardık. O parayla da gaz, tuz, çay, şeker, ekmek alırdık. Onu da bulamazdık ya. Bir eşek yükü odun 7,5 -10 kr, bir eşek yükü saman 50 kuruştu, bir pide 20 para idi. Yol üç saat sürerdi”.( Halil Bekgöz –Emirseyit)



“Harmandan çıkınca, kışa kadar dağdan odun getirirdik. Kar yağıncada köyden Tokat’a götürür, Ulu Cami civarlarında satar, vita yağı, çay, şeker, ekmek alırdık. Ramazanlarda teraviden çıkınca eşekleri yükler köyden yola çıkar, sahura geri dönerdik. Yollar öyle çamur olurdu ki ayaklarımızdan ayakkabılarımızı çeker alırdı. 1948 de yeşilırmak dondu. Karşıya buzların üzerinden geçtik. Yine de yuha yerlerden geçerdik. Bazen ormancı yakalar , “İşletmeye” götürürdü. Eve geç kalınca yakalandığımızı anlarlardı. Oduna 2-3 lira, eşeğe 25, ata 50 lira ceza vardı. Ertesi gün eşden dosttan borç para bulur, hayvanları “kurtarır”(!) dık. Bazen ormancılar yakalamak üzereyken Tokat’lılar bize yardımcı olmak için evlerinin önüne yıktırır,”Odun benim” derlerdi.”



Tokat’a kaçak odun getirip satmak, kumara benzerdi. İki gün getirir satarsın, üçüncü gün yakalanırsın.



Bir gün beni Taşköprü’de yakaladılar, mahkemeye verdiler. Mahkeme uzun sürdü. Son duruşmada hakim bana “4 gün ceza evinde yatacaksın” dedi. Hemen tevkif ettiler, iki jandarma arasında yürüyerek cezaevine götürdüler. ( O zamanlar araç yoktu. Cezaevindekiler mahkemeye yürüyerek gider gelirdi.)Benden önce birisi kaçmış, tedbir olsun diye elime kelepçe vurdular.



Ağabeyim peşim sıra yorgan getiriyordu. O’na sorarlarmış; “ Suçu ne?” diye. O da odun kaçakçılığı demeğe utanmış, “Kız kaçırdı” diye cevap vermiş soranlara.



Cezaevinde “Allah’ım benim rızkımı bu işten kes” diye dua ettim. (Adem Bal -Yelpe Köyü)



Odun ve kömür kadar yaygın olmamakla beraber mahalle aralarında eşekle satılan bir şey daha vardı :“Höllük”



Höllük ısısını uzun müddet kaybetmeyen bir çeşit özel taşın nohuttan küçük parçalarından oluşan kaba kum gibi bir şey. Ateşte ısıtılır, kundak yapılan bebeğin kaba etlerine doğrudan değecek şekilde altına konur kundak sarılırdı. O soğuyuncaya kadar bebek sıcacık yatardı. Çocuğun kakasıyla kirlenen kısımları atılır, tekrar tekrar ısıtılarak kullanılırdı



1950 yılından önce doğmuş olan herkes höllükte sarılmıştır, ben dahil.



Höllüğü daha çok Biskeni (Yayladalı) köylüler mahalle aralarında “höllük, höllük” diye bağırarak satarlardı.



Höllük kullanımı 1970 li yıllara kadar gittikçe azalarak devam etti.



Eşeğin üstünde tıpış tıpış giderken sigara içmenin keyfi bir başka idi, herhalde. Ancak bir problem vardı, sigarayı yakmak.



Çünkü 1950 li yıllara kadar kibrit ve çakmak bugün ki gibi yaygın değildi. Varsa da kıymetliydi. Nemlioğlu diye birinin bir kibrit yüzünden karısını boşadığı anlatılırdı. 1950’li yıllarda muhtar çakmağı denen ilk kullanışlı çakmaklar çıktı, zamanla yaygınlaştı.



Çakmak yaygınlaşmadan önce sigarayı yakmak için çakmak taşı ve kav kullanılırdı. Kav denen ve çabuk alev alan ağaç özü çakmak taşına tutulur, sonra demirle taşa vura vura kıvılcım çıkıp kav yakmasını sağlamaya çalışılırdı. Bu meret de bi vurmada kıvılcım çıkarmaz ki, bazen yüzlerce defa vurmak gerekir.



“Hoca Sabri Çördük köyünden çıkmış, eşekle bir saatlik mesafede Saltuk köyüne gidiyor. Sigarasını yakmak için başlamış demirle çakmak taşına vurmağa. Tam Saltuk’a gireceği sırada kav ateş almış. Hoca Sabri mutlu:



“Kibrit misin be, diye keyiflenmiş.”( Duran Kaya- Çayören)



Benzer bir olayı Tokat’tan çıkan bir Mamulu’nun (Almus-Bakımlı) eşeğin üzerinde Tokat’ta başlayıp Gümeneğe gelinceye kadar çaktıra çaktıra Gümenek’te ateş alması üzerine söylediğini rahmetli Mamulu Ahmet Çelik anlatırdı.



“1950 li yıllara kadar alem yapmak, yani birisinin def çalıp türkü söylediği bir kadının oynadığı, şarap içilen toplantılar, ayıp sayılmıyor, sıradan bir iş gibi. Bu zenginlerin eğlencesi değil, “Ayağına pantolon bulamayan bile” katılırmış.



Burada fuhuş yok. Oynayarak meclisi şenlendiren kadın, işi bittikten sonra köyün kadınlarınca misafir edilirmiş.



Söngütlüler ise,



“Çok kavun karpuz ekerdik. Bozatalan’lılar bir eşek yükü odun getirir, karşılığında yükleyebildikleri kadar kavun karpuzu eşeklerine yükler götürürlerdi” diye mal değiştirme esaslı (günümüzdeki barter) bir alış veriş türünden bahsediyorlar.



1960 lı yılların ortalarında bile eşekler hala hayatın önemli bir parçası



“1963-1964 yılların da Fenk’den bir eşek yükü odun getirir 8-10 liraya satar, okul harçlığı yapardık. Bir ekmek 50 kuruştu “ (Ömer Pelit-Çat)



Odunun nispeten az olduğu Kazova köylerinde düğün başlayınca gençler düğün evine odun getirmek için topluca oduna giderler, ilk odunu getirene düğün sahibi çoğu zaman bir yazma veya parça bezi ödül olarak verirdi” (Muzaffer Kutlay- Dereyaka)



1960 lı yılların sonlarına kadar şimdilerde tüplerde satılan gazlar yaygınlaşmadan önce, herkes yemek pişirmek için maltız denilen özel ocaklarda yakılan odun kömürü kullanırdı. Kömür bir kere yandıktan sonra hemen geçmez, kolay da sönmez isi ve dumanı yoktur. Tokat’ın bütün kömür ihtiyacını bugün adı “Çat” kasabası olan “Fenk” köylüleri karşılardı. Biraz da Fenk’e komşu olan Semerciköy. Başka köyler pek kömürcülük yapmazdı.

Fenkli’ler özel ocaklarda odunu kömüre dönüştürür, çoğunlukla da eşeklere yükler, Tokat’a getirir satarlardı. Yani bütün Tokat’ın yaktığı kömür eşeklerin sırtından geçerdi.



”O yıllarda Fenk köyünde bir eşeği olmak zengin adam olmak demekti.” (Ömer Pelit-Çat)



İşin garip tarafı bu kömürü alıp satmak yasaktı. Satarken yakalananların “ ormancı” adı verilen özel görevli memurlarca kömürlerine ve hayvanlarına el konur, mahkemeye sevk edilirdiler.



Yani bütün Tokat, üretimi ve satışı yasak olan odun ve kömürü kullanırdı. Muhtemelen ormancıların evlerinde de aynı kömür kullanılıyordu. Çünkü başka yakacak yoktu.



Ormancılarla Fenkli’ler arasında bitip tükenmeyen bir mücadele vardı. Pek çok olay olurdu. Fenkli’ler yakalanmamak için geceden Tokat’a gelir, kömürü sattıktan sonra eşeklerin üzerinde uyuya, uyuya geri dönerlerdi.



Fenkli’ler ve eşekleriyle ilgili çok hoş hikayeler anlatılır. Türkiye’de Karadeniz fıkraları neyse, Tokat’ta Fenk’li hikayeleri öyledir. Fenkli’ler kendileriyle ilgili hikâyeleri kendileri anlatır. Bu hikayelerin Fenk’lilerin diğer insanlardan farkını ortaya koyduğunu düşünürler. Ve bu sebepten bu hikayelerin anlatılmasından gocunmazlar, hatta hoşlanırlar.



En çok da kendileri de Fenk’li olan rahmetli Ali Besler ve Hüsamettin Yılmaz hoca anlatırdı.



“1940 lı yılların başlarında Müftü camiinin imamı Davud hoca’dır. Her ramazan kadir gecesine kadar olan teravih namazlarında, fatihadan sonra Kur’andan bir sayfadan biraz fazla okuyarak 26 gecede Kur’anı hatim edermiş. Kadir gecesi ve takip eden iki teravih namazında ise her rekat’ta fatihadan sonra yarım cüz yani 10 sayfa okuyarak bayrama kadar üç gecede Kur’anı bir kere daha hatim edermiş.



Fenkli’ler, bayramla kadir gecesi arasındaki bu her rek’atta fatihadan sonra 10 sayfa Kur’anın okunduğu gecelerden birinde Tokat’a kömür getirmişler. Eşekleri Osmanca’nın hanına bağlamışlar



“Müftü Camiinde teravih namazlarımızı kılalım, eşeklerinde teri kurur, sonra satışa çıkarız” diyerek, teravih namazını kılmak için müftü camiine gitmişler. Yatsıdan sonra teravih başlamış ama, fatihadan sonra hoca okuyor da, okuyor, bir türlü secdeye gitmiyor. Daha birinci rek’at bitmedi, geride 19 rek’at var. Daha fazla dayanamayan ekipten “domatesin sapuk” lâkaplı Fenk’li yanındaki arkadaşına, herkesin duyacağı yüksek sesle:



“Lan bu hocanın yatacağı yoh, essekler acından ölecek, ben gedip yem torbalarını dahıp geliyim” deyip, namazı bırakıp çıkmış.



Eşeklerin yem torbalarını başlarına takıp dönünce, yine yüksek sesle arkadaşına:

“Kaç kere yattınız?”diye sormuş.



Elleri önünde bağlı Fenk’li şahadet parmağını hareket ettirerek bir işareti yapmış.”(Hüsamettin Yılmaz-Çat)



Eşeğin hayatında bu kadar önemli yeri olan Fenkli’ler “ş” lerin yerine Kırgız’lar gibi gibi “s” kullanır, eşeğe de “essek” derdi. Bu durum Fenkli’lerin Kırgız kökenli olduklarının işareti olabilir. Zaten karakter olarak cevre köylerden çok farklıdırlar.



Fenkli’ler kavga etmişler. Birisi kavga ettiği adama eşeğin üzerindeyken baltayı fırlatarak yaralanmasına sebep olmuş. Fakat davacı taraf, davalının daha fazla ceza alması için baltayı fırlatmadığını, eşeğin üzerindeki adama öldürme kastıyla vurduğunu iddia ediyormuş. Duruşma sırasında durumu aydınlığa kavuşturmak için hakim sanığa sormuş:



“Eşekle aranda ne kadar mesafe vardı?”



Sanık mesafeyi tarif etmek için bulunduğu yerden kürsüdeki hakime:



“Hakim bey ben ben buradayım, belle ki sen de esseksin ” deyivermiş. Duruşmada adamı azarlayıp susturan hakim, olayı arkadaşlarına gülerek anlatırmış. Yücel Yağcıoğlu duruşma hakimi Azmi Yılmaz’dan kendisi dinlemiş, bana da O anlattı.



Şehre kömür satmaya gelen Fenkli köye dönüşünde arkadaşlarına hava atıyormuş.



“Lan böğün (bugün) ben valiynen gonustum”

“Ne gonustun lan?”

“Bana, lan esseği galdırımdan indirsene dedi”



Meğer zabıta memuru eşekle kaldırımdan yürüyen Fenkli’ye eşeğini kaldırımdan indirmesini söylemiş.



Fenkli kömürü satmış eve de kadayıfla şeker almış, bunları eşeğin yem torbasına koyup semere asmış. Şehirden köye dönerken yol üzerindeki müftü camiinde namazı kılıp da yola devam edelim diye, eşekleri camiinin önüne bağlayıp namazlarını kılmışlar. Bu sırada nasıl olmuşsa, muhtemelen yem torbasından bir şeyler yemeye çalışan başka bir eşek kadayıfı da yemiş, şekeri de.



Namazdan çıkınca durumu fark eden köylü bir yandan hırsından eşeği döğüyor, bir yandan söyleniyormuş: “Yımısak gadayıfı yedin yedin, das gibi sekeri nasıl yedin?”



Fenk köylü olan arkadaşım rahmetli Ali Besler 1980 yılında trafik kazası yapmıştı, Ankara Numune hastanesinde yatıyordu. Geçmiş olsun ziyareti için Ankara’ya yanına gidecektim, gitmeden önce telefon edip Tokat’tan bir isteği olup olmadığını sordum. Benden dükkanına uğrayıp para getirmemi rica etti. Galiba 150 bin lira gibi bir para idi.



Öğleden sonra Ankara’ya vardım, doğru Numune’ye gittim. Ali Besler’i ziyaret edeceğimi söyledim. Kapıdaki suratsız bir adam:



“Ziyaret saati bitti yarın gel” diye beni içeri almadı.



Beni görüştürsünler diye:



“Tokat’tan para getirdim, mutlaka görüşmeliyim” diye ısrar edince kapıdaki görevli “Refakatçisini çağıralım, ona ver” dedi ve telefon etti.



Refakatçisini beklerken düşündüm. Gelen adamı tanımazsam parayı vermeyeyim diye Öyle ya, burası Ankara, biri gelir, ben refakatçiyim der parayı alır, gider. Parayı kaptırdığım bir şey değil, artık arkadaşların diline düşerim.



“Metin saf, saf parayı kaptırmış” diye:



Bir genç geldi, şöyle kısa boyluca. Tanımadım.



“Sen Fenkli misin?” diye sordum.



“Fenkli’yim” dedi.



Dedim ki:



“Aslanım sen bir eşek de, ben senin Fenk’li olup olmadığını anlarım” Yabancı birisi eşeği, essek diye söylemeyi nerden bilebilirdi ki?



Adam başını salladı.

“Demem” dedi.

“Bende parayı vermem”

“Vermezsen verme”.

Vermedim. Ertesi gün ziyaret saatin de gittim ki, o genç orada. Gerçekten refakatçisiymiş.



Fenkliler sadece Tokat’a kömür satmazdı. Dağ yollarından Sivas’a da götürür satarlardı.

“Sivas’da kömür Tokat’takinin 2-3 misli fiatla satılabiliyordu. Ama yol çok uzundu, giderken 18 saat sürüyordu.



18-20 kişi beraber yola çıkıyordu. Varış gece yarısına denk gelecek şekilde molalar veriliyordu. Yakalanma ihtimaline karşı hepsi birden yakalanmasın diye 3-4 kişilik küçük gruplar halinde, araya mesafe koyarak yol alınıyordu.



Sivas’a varınca kömürleri kahveci, ahçı gibi gece açık olan esnafa emanet eder, müşterilerle anlaştıktan sonra oradan getirilip teslim ederlerdi.



Kömürleri sattıktan sonra iki kg fındık, iki kg Besni üzümü kurusu alan Fenkliler, eşeklerin üzerinde uyuklayarak, üzüm fındık yiyerek, yakalanma ihtimali de ortadan

kalktığından toplu olarak köye dönerlerdi. Dönüş 13-14 saat sürerdi.(Hüsamettin Yılmaz-Çat)



Sivas’a eşekle mal satmağa giden yalnızca Fenkliler değildi.



“1930 lu yıllarda babam 6 eşekle Tokat’tan Batmantaş-Demirözü-Mereküm yoluyla Sivas’a meyve sebze götürür geri dönerken Besni üzümü kurusu, kırmızıbiber, sabun, tereyağı gibi şeyler getirirmiş.



Akşam yakını yola çıkar ertesi gün kaba kuşluk zamanı ( Saat 9.00- 10.00) Sivas’a varırlarmış.



Her eşek, gidiş dönüş bir küçük altın para kazanırmış.



Babam bu işten biriktirdiği paralarla 1938 yılında 2000 liraya Samsun’dan ilk kamyonu almış” (Hüseyin İbaç -TOKAT)



Kazova’nın narince üzümü eşeklerle taşınarak uzaklarda pazarlanan başka bir ürünümüzdü.



“Erkilet’ten Artova köylerine eşeklerle üzüm satmağa gidilirdi. 1950 li yıllarda çocuktum heveslendim, Ben de gideyim diye babama yalvardım.



Bizim eşeğe de üzüm yükleyip, beni yaşlı ve tecrübelilerin yanına kattılar. Sabahleyin Artova köylerinde olabilmek için gece yarısı yola çıktık.



Akdağ’ı tırmanırken gece karanlık, yol yok, üstelik yokuş. Zorlandığımı görünce bana:



“Eşeğin kuyruğunu tut, hem sana yol gösterir, hem de tırmanmana yardımcı olur”

dediler. Ben de öyle yaptım. Yinede bir yarığa düştüm, yara bere içinde kaldım.”

( Mustafa Gögüş- ERKİLET)



1964-1965 yıllarında Çamlıbel’e yaylaya çıkardık Kazova’lılar eşeklere üzüm yükler, Çamlıbel’den geçerek Sivas köylerine üzüm satmağa giderlerdi.(Muzaffer Kutlay-DEREYAKA)



Hayatımıza bukadar giren eşekler, atasözlerimizde de yerini almıştı.



___ Alçak eşeğe herkes biner.

___ Yük altında eşek kalır.

___ Eşek çamura bir kere batar.

___ Şeytanı gören eşek zılamağa başlar.

___ Ölmüş eşek, kurttan korkmaz.

___ Erkek eşeğin zırlayanı olmaz.

___ Erkek eşeğin yanında sıpa olmaz.

(Ben çocukken yanında gezdirmesini isteyen anneme, babam böyle dermiş.)

___ Eşek suyu içer ama ıslık ikram yerine geçer.

___ Ölme eşeğim ölme yaz gelince yonca var.

___ Eşek yemediği yoncayı yerse ya başı ağırır ya dişi.

___ Eşeğin varsa yükünü taşı, tırnağın varsa başını kaşı.

___ El terazi göz mizan, eşek yarım okka, sıpa yüz dirhem.

___ Eşek hoşaftan ne anlar.

___ Eşeği süren gaz kaçırmasına katlanır.

___ Eşeğini döğemeyen, hırsını palanından alır.



Görüldüğü gibi eşeklerin Tokat’ın ekonomik ve sosyal hayatına katkısı çoktu. Hayatın pek çok alanında eşeğin yeri vardı. Çoğu zaman insan ve eşek beraberdi. Eşek günlük hayatın ve taşımacılığın vazgeçilmez bir parçası idi. Bu durum yüzyıllar boyu devam etti.



Tokat’ın eşekçi memleketi olmasının hikâyesi böyle ama, her şey bu hikâye ile bitmiyor. Yüzlerce yıl günlük hayata eşeğin gücünü ve hareket imkânını katmak, hayatının büyük bir kısmını ve geçimini buna göre düzenlemek, bir anlamda eşeğe bağımlı hale gelmektir. Zamanla insan hayatı, bir eşeğin taşıya bileceği yük ve gidebileceği yerle sınırlı olarak algılanmağa başlar.



Şöyle düşünelim; Timur’un ordusu eşeklere bindirilmiş olsaydı, taa Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar gelebilir miydi? Veya Osmanlı ordusunun eşekli bir ordu olsa, Viyana önlerine kadar gidebilir miydi? Atın hareket imkânının, hızının, gidebileceği uzaklığın, taşıyabileceği yükün eşeğe göre çok fazla olduğu açık.



Bu durumda eşeğe binenle ata binenin ufku, hedefleri, hayatı algılayışları, düşünce tarzı arasında fark olması normaldir.



Çünkü hepimiz çoğunlukla hayatı gördüklerimizle yaşadıklarımızla değerlendiririz.

Almus eski belediye başkanlarından rahmetli Süleyman Arslan anlatmıştı:



Bir gün, o güne kadar Almus’tan hiç çıkmamış bir kadıncağızı düğün için Turhal’a götürmüşler. Dönüşünde kadına izlenimlerini sormuşlar. Kadın bütün samimiyetiyle:



“Meğer bu dünya ne kadar büyükmüş”, demiş.



Eşekçi memleketi olmak, hayatı her gün bir eşeğin sınırlı taşıma gücü, düşük hızı, gidebileceği sınırlı uzaklık ile bağlantılı ve bağımlı olarak yaşamak ve bunun yüzlerce yıl sürmesi Tokat’lıların hayata bakışını, hayatı kavrayışını, olayları değerlendirişini geleceğe dönük hedeflerini elbette etkiledi. Maalesef Tokat’ın gelişmesi ve geleceği ile ilgili en önemli, en hayati konularında olumsuz yönde etki yaptı.



Tokat’ın Cumhuriyet dönemindeki yakın tarihi, bu hayat ve dünya anlayışı yüzünden yapılan hataların kaçan fırsatların tarihidir.



Cumhuriyetin ilanından sonra, yeni yönetim kalkınma hamlesi başlatır. Önce kurtuluş savaşında da önemi ortaya çıkan ulaşıma el atılır. O günün şartlarında ulaşım demek, demiryolu demektir. Bu doğru bir tespittir. Daha sonraki yıllarda demiryolunun geçtiği yerler, geçmeyen yerlere göre kalkınacak, gelişecektir.1920’li yılların sonuna doğru demiryolu Sivas’a ulaşmıştır. Sivas Samsun yolu inşa edilecektir. Bundan sonrasını Ercan Susoy ve rahmetli Kemal Kovalı’dan dinlediklerimden özetleyerek anlatıyorum.



Tokat milletvekili Mustafa Vasfi Susoy Atatürk’ün teklifsiz denecek kadar yakın arkadaşıdır. Ziyaretine gider;



“Paşam bu Samsun Sivas demiryolu Tokat’tan geçsin, diye trenin Tokat’tan geçmesi için ricacı olur.



Atatürk der ki:

“Mustafa bu teknik iş. Bir teknik eleman gönderelim baksın, uygunsa geçsin, ama uygun değilse milletin 5 kuruşunu bile boşa harcatmam. Bu iş olmaz.”



Demiryolu geçişi için bir teknik elemanın veya heyetin geleceği Tokat’ta duyulur. Şehirde büyük huzursuzluk çıkar. Kimse tren yolunu istememektedir. Tren yolunun bağlardan, bahçelerden geçerken araziyi parçalayacağı, isinin dumanının meyve ve sebzelere zarar vereceği konuşulmaktadır. Belediye başkanı zor durumda kalır. Teknik heyete yardımcı olması, araziyi göstermesi için şehrin en üçkâğıtçısını görevlendirir. Şehirdeki huzursuzluk için de uyarır. Arazi çalışmaları sırasında bu adam heyetin yiyecekleri olan kızarmış tavukları çalar. Onları dağda bırakarak Tokat’a gelir. Çok zor durumda kalan ekip kızgın ve öfkeli olarak Ankara’ya döner, raporunu verir.



Mustafa Vasfi Susoy aradan zaman geçince tekrar cumhurbaşkanına gider Atatürk: “Rapor gelmiştir bakalım nasıl?” diyerek zile basar, raporu ister.



Rapor olumsuzdur. Tren yolunun Tokat’tan geçmesi uygun değildir. Bu olaylar 1950’li 60’lı yıllarda herkes tarafından bilinir, konuşulurdu. Ben de duymuştum. O yıllarda DDY inşaat daire başkanı iken, daha sonra İTÜ ye geçen Ord.Prof olan Ali Fuat Berkman bizim hocamızdı.Bir dersten sonra bunu sordum.



“Askerler Zile’den geçmesini istemişti, o sebepten Tokat’tan geçmedi” dedi.



Ben iki sömestr demiryolu dersi gördüm. Zile’den geçen güzergâh, Yıldızelin den sonra Cizözü diye bir yerden geçer. Burası Türkiye’nin en zorlu geçişlerinden biridir. Kısa bir mesafede çok dik bir dağı çıkması gerekir, kışın kapanır, üstüne kapanmaması için betonarme açık tüneller yapılmıştır. Çok sık kazalar olur.Açıkcası güzergahın buradan geçmemesi için her türlü teknik gerekçe vardır. Ama yine de geçmiştir.



Yıldızeli ile Tokat arasındaki Çamlıbel dağlarını geçmenin zor ve imkansız olduğu düşünülebilir. Ama mümkündür. Yıldızeli’ne yaklaşırken Pamukpınar okuluna doğru yamaçlardan kot kazanarak gelen yol, ortalarda bir tünelle Çamlıbel ovasına geçebilir. Çamlıbel ovasından Tahtoba köyüne, oradan ilerleyerek Alan köyünün eteklerinden Üçtepelerin altından bir tünelle, Marol Beli’ne, oradan Derbent Boğazı’ndan Kazova’ya geçebilir. Halis Turgut Cinlioğlu bu güzergahın Osmanlı İmparatorluğu döneminde düşünülen Samsun -Sivas -Bağdat demiryolu için Fransızlar tarafından da etüt edildiğini yazmaktadır.



Tren kaçmıştır.



1933 yılında Tokat’a yeni bir vali atandı. Manastır doğumlu, emekli subay, Recai Güreli. Muhtemelen Atatürk’e çok yakın bir isimdi. Önce vekâleten atadığı Tokat valiliği görevinde, yaptığı işlerde Atatürk’ten özel ilgi ve destek gördü. Kısa zamanda o kadar çok iş yaptı ki, böyle bir özel ilgi ve destek olmadan bu kadar çok işi başarabilmek mümkün değil.



Tokat o dönemde yapılan işlerle çağdaş bir şehir oldu.



Turhal Şeker Fabrikası, Atatürk Heykeli, Tokat Turhal Yolu, Tokat NiksarYolu, Şimdiki Cevdet Aykan Devlet Hastanesi’nin iki katlı olan kısmı, G.O.P Lisesinin şimdiki ana binası o günlerden günümüze kadar kalan hizmetler



Numune Fidanlığı, Tayyare Cemiyeti Binası, Ziraat Bankası, Aygır deposu aradan geçen 70 yıl içinde şu veya bu şekilde hizmetlerini tamamlayıp, günümüze kalamadılar.



Ayrıca bugünkü Kazova sağ dahil sulama kanalı’nın etüdünün başlaması Taşköprü ve belediye meydanı arasında uzanan GOP Bulvar’nın plânlanması ve gerçekleşmeyen Topçam üzerinden Erbaa’ya yol planlaması yine o dönemin planlama çalışmaları. Recai Güreli’den sonra yeni vali Faiz Ergün’ün ilk görev yılı olan 1936’da, Ali Tusi ve Sentimur Türbelerinin onarımı, Halkevi binası, Fatlı köprüsü, Tokat Çamlıbel yolu inşaatları başladığına göre bunların planlama ve ihale çalışmaları da büyük ihtimalle o dönemde yapılmıştı.



Bütün bunlar 3 sene içinde yapıldı. Hem de Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu şartlarda. Bunun ne demek olduğunu “Soğanın acısını yiyen bilmez, doğrayan bilir” sözündeki gibi, bu işlerle uğraşanlar bilir. Günümüz Türkiye’sinin imkanlarıyla bugün Tokat’a yapılanlarla mukayese etmek bile yeter.



Aynı dönemde Mustafa Latifoğlu Tokat belediye başkanıdır.(1947 ve 1957 seçimlerinde Tokat milletvekili ).Mutlaka, valinin kendisine gösterilen özel ilgi ve verilen desteği yönlendirmesi, teşviki ve desteğiyle şehircilik hizmetlerinde de çok büyük atılımlar yapıldı.



İçme suyu şebekesi (Çördük Suyu)



Aksu Harkı’ndan 230 lt Sn su ile 135 KW elektrik santrali



Mezbaha (Bugün belediye nikâh solonu olarak erkekler için aynı işleve devam etmektedir.)



O zaman ki Hükümet Konağı ile Devlet Hastanesi arasına bulvar yol (Medhal Yolu bu yol iptal edilerek üzerine Kız Meslek Lisesi yapılmıştır.)



Taşhan, Müze, Meydan Camii’nin çevresinin açılışı.



Bu durumda Tokat’lıların çok mutlu olduğunu düşünüyorsunuzdur herhalde. O günlerde Halis Turgut Cinlioğlu’nun yayınladığı bir dergide, yapılanlar karşısında halkın ne dediği şöyle anlatılıyor:



“Şimdi bunların sırası mı ?”

“Şunun ne güzelliği var ?”

“Her tarafı yıkmaktan ne çıkar ?”

“Bu işlere paramı yetişir?”



Bu durum karşısında Halis Bey üzüntüsünü şu sözlerle dile getiriyor.”Gözümü açtığım günden beri Tokat’ta büyüdüm. Asırların bin bir hadisesine sinesinde yer veren bu güzel yurtta, ilmi ve mantıki görüşlerin hakim olduğunu hiçbir zaman görmedim.”



1936 yılında vali Recai Güreli’nin tayini Muğla valiliğine çıktı. Rahmetli Fahri Lâtifoğlu Tokat’lıların ısrarlı şikayetleri üzerine bu tayinin yapıldığını söylerdi.



Recai Güreli 1947 seçimlerinde Tokat milletvekili oldu. Gittikten sonra kıymetibilinmişti



Aynı yıllar Tokat’ta bir askeri okul vardır.Genel kurmay başkanlarından Semih Sancar da okulda okumuştur(Em.Orgeneral Muhittin Fisunoğlu).Ama tatil günleri öğrenciler bağ ve bahçelere girip meyve yemekte, birazda yaşıtları gençlere kabadayılık yapmaktadır.Tokat’lılar bu okulu da istemez.Şikayetler üzerine okul önce Kayseri’ye sonra Bursa’ya gider.



Askeri okul da kaçmıştır.



1940 yılına kadar kolordu karargâhı Tokat’tadır, bulunduğu semte adını vermiştir. Karargâh binası Fransızlardan kalma önce reji idaresi, sonra hastane olarak kullanılmış bir binadır. Bina yıkılır. Yıkılması çok zor olur.



“Bina sağlam, niye yıkıyoruz?”diyenlere, kolordu kumandanı:

“Yarın bunları gösterip buralarda hak iddia etmeye kalkarlar. İzleri kalmasın “ der(Hamdi Ecderoğlu).



Yani şehrin ortasında emperyalizmi temsil ettiği düşünülen bina yıkılmıştır. Ama yeni bir karargâh yerine ihtiyaç vardır. Bir türlü yer bulunamaz. Ayrıca rahmetli avukat Kemal Kovalı’nın da sınıf arkadaşı olan Paşanın kızını Fransızca öğretmeni tek dersten sınıfta bırakır. Bütün ricalara rağmen sınıfı geçirmez.



Karargâhı için yer bulamayan, çocuklarına tavır alınan insanlar durumuna düşmüşlerdir.

Kolordu karargâhı da başka yere gider.



İsmet Paşa Cumhurbaşkanı’dır. Turhal şeker fabrikası çok iyi sonuç vermiştir. O zaman Türk tütüncülüğünün en önemli merkezlerinden biri olan Tokat’a bir sigara fabrikası planlanır, makineler alınır Tokat’a gönderilir. Yıllarca şimdiki Tekel Baş Müdürlüğü’nde sandıklarda bekler. Fakat bir türlü inşaat başlayamaz. Bu işe bir sahip çıkan olmaz. 1949 yılında Tokat’ta büyük bir sel olur. İsmet Paşa Tokat’a gelir. Behzattan Tekele(bugünkü Tekel Baş Müdürlüğü) kadar selin tahrip ettiği yerleri gezer. Tekele gelince içinde makinelerin olan sandıkları görür.



“Bunlar ne?” diye sorar, durumu anlatırlar.

İsmet Paşa o an bir şey söylemez.

Bir müddet sonra makineler Malatya’ya nakledilir.

Sigara fabrikası da kaçmıştır.

Yeni bir sigara fabrikasının yapılması 25 yıl sonra gündeme gelecektir. Kaçanlar bunlarla bitmedi.



1973 seçimlerinden sonra Türk siyasi hayatında bir parti daha girmişti, Milli Selamet Partisi. Partinin lideri Türkiye’de bir sanayi hamlesi başlatmak iddiasındadır. Her yere fabrika projeleri planlamaktadır.



Tokat’ın payına Taksan (takım tezgâhları fabrikası düşmüştür). Seçilen yer bugünkü G.O.P Üniversitesi’nin olduğu yerdir.



O günlerin ben canlı şahidiyim. Projeler hazırlandı, inşaata başlandı. Sosyal tesisler yapıldı. Fabrika binalarının prefabrik iskeleti kuruldu, iktidar değişti. Yeni iktidara o zaman üç milletvekili olan Güven Partisi de ortaktı. Güven Partisi’nin genel başkanı Kayseri milletvekili Turhan Fevzioğlu idi.



Bir gün duyuldu ki Tokat’taki Taksan Kayseri’ye gidiyor. Kimse sahip çıkmadı.



Fabrika Kayseri’ye kaçtı. Beşbin kişinin çalıştığı bir tesis olarak özelleşene kadar Kayseri’ye büyük katkılar sağladı.



En son olarak 1998 yılında Tokat’a ikinci bir devlet hastanesi yapılması programa alındı, ihale safhasına kadar geldi. Tam seçimler sırasıydı. Sonunda iş öyle bir noktaya geldi ki herkes bu hastanenin programa alınmasını sağlayan politikacıyı suçlu ilan etti. Kimse hastaneye sahip çıkmadı.



Sonuçta hastane kanatlandı uçtu.



O zamanın sağlık bakanının seçim bölgesi olan Kırıkkale de, Samsun Ankara yolunun kenarına kondu. Şimdi yoldan geçen Tokat’lılara el sallıyor.



Daha sonraki yıllarda hava alanını başarıyla (!) kapattık (Şimdilik yeniden açıldı. İnşallah bir daha kapatılmaz).Sıra şehrimizdeki askeri birliğin gitmesinde ve sigara fabrikasının kapanmasında. Hayırlısıyla bunları da başarırsak bizden önceki nesillere ne kadar layık bir nesil olduğumuzu ispat etmiş olacağız.



Bunlar kamu sektörü programından kaçırdıklarımız. Özel sektör başka bir hikaye.



Türkiye’de sanayileşmenin başlamasıyla eş zamanlı olarak Tokat’ta sanayileşme çalışmasının başladığını görüyoruz. Ama bunlar bir türlü gelişip büyüyemedi. Böyle olunca da zamanla geriledi, yok oldular.



1942 yılında piyasadaki bez darlığı karşısında Tokat’ta ev tezgahlarında bez dokumak üzere Tokat’ın ileri gelenlerince bir üretim kooperatif kuruldu. O dönem kooperatifte görev yapmış olan İrfan Yamanoğlu’nun anlattığına göre kooperatif evinde tezgahı olan 540 ortağına bir bohça ip veriyor, 100 m bez alıyordu. Bezin metresine 1 lira işçilik ödüyordu. Bezler Tokat Ticaret Odasına kayıtlı esnafa dağıtılıyordu.1949 yılına kadar devam edebildi ve dağıldı. Kayınvalidem de ortaklarından biriymiş, kooperatifin dağılmasıyla ilgili olarak yöneticileri suçlar ”Yediler kooperatifi, yediler,” derdi.



1955-56 yılları Demokrat Parti’nin Türkiye de başlattığı kalkınma ve gelişme çabalarının artık Tokat’a kadar uzandığı yıllar olarak görülüyor. O yılların rüzgarıyla peş peşe, maalesef daha sonra büyüyüp gelişemediği için kapanmak zorunda kalan üç önemli sanayi girişimi görüyoruz. Hem de çok ortaklı.



1955 yılında Arapacı Yakup Eraslan, Ekmekçi Ömer Çivi, Zahireci Mehmet Tütüncü Kurtuluş Un Fabrikasını kurdular. Bu fabrika o döneme göre çok ileri teknoloji ile çalışıyordu. Öncekiler “kara değirmen” idi.



Fabrika günümüze kadar geldi. Kurucular öldükten sonra 70’li yıllarda Tütüncü, 90’lı yılların sonunda Eraslan ailesinin varisleri ayrıldılar. Çivi ailesi üretimi sürdürdü. Ama Zile ve Amasya’daki fabrikalar gibi bölge ve Türkiye piyasasında iddialı bir fabrika olamadı.



Bakırcılığın Tokat’ta çok eski bir geçmişi vardı.1945 yılında Kalaycıoğulları,1946 yılında Yağmuroğulları(Ergençler) o zamana kadar Tokat’ta elde çekiçle yapılan meşhur Tokat kaplarını sıvama tezgahı denen tezgahlarda seri üretim şeklinde imal eden atölyeler kurdular. Ama bunlar küçük kaplardı. Büyük kablar ve kazanlar yine elde yapılıyordu. İşler iyi gitmiş olacak ki 1956 yılında Kalaycıoğulları ve Ergençler ortak olarak bakır levha yapan bir fabrika kurdular. Etibank her ay 6 ton külçe bakır tahsis ediyor, külçe bakır fabrikada inceltilip kolay işlenebilen levha haline getiriliyordu.



Rahmetli İhsan Kalaycıoğlu’nun sözleriyle: “Köylünün şehirleşmesi bakır kaba talebi azalttı. Alüminyum kabların yaygınlaşması öldürücü darbeyi vurdu.1984’de bakır işi bitti”.



1956 yılında Sebati Gürgün, Durmuş Yıldız, Esat Durmazer, Ahmet Dal, “SERTAĞAÇ KOLL. ŞT” diye bir şirket kurarak, Tokat’ta çok bol olan gürgen keresteden tam koltuk, yarım koltuk, sandalye üretmeğe başladı. Üretimlerini Sivas, Amasya, Turhal’a pazarlıyorlardı. Ayrıca Ankara ve Erzurum’a kalas halinde fırınlanmış gürgen kereste satıyorlardı.



Üretimde kullanılan kerestenin bir kısmı tomruk şeklinde Almus orman depolarından Yeşilırmak’a atılıyor, köprübaşındaki Fabrika’nın önünde sudan çıkarılıyordu, yani ırmakla naklediliyordu.



Ogünlerde fabrikada işçi olanlar onbeş günde bir Sivas’dan çalışma müfettişi geldiğini hatırlıyorlar.



Fabrika büyümek bir yana, günden güne geriledi. Sandalye üretimi durdu. Bugün sadece kereste ticareti yapan bir şirket olarak devam ediyor.



1960’lı yılların sonuna doğru Avrupa’da artık para biriktirme durumuna gelmiş Türk işçilerinin de ortaklıklarıyla Anadolu’da hemşeri şirketleri kuruluyordu.



Tokat’ta da Timtaş, Türsant kuruldu. Üretim safhasına kadar geldiler. Timtaş tuğla üretiyordu. Türsant salça üretimi için kurulmuştu.



Timtaş bugün üretimine sessiz ve iddiasız devam ediyor.

Türsant ise 80’li yıllarda Fruko-Tamek gurubu tarafından satın alındı.2003 de üretimi durdurdu. Şimdi Dimes’e geçti.



Bir sanayi kuruluşu, bir şeyleri üretip, satıp para kazanmak için kurulur. Biz Timtaş’ı ve Türsant’ı “Fabrika kurmuş olmak için” kurmuştuk. Ayrıca sanayi üretimi tecrübesi birikimimiz yoktu.



Bunlara geleneksel Tokat’lı bakışı ile işe bakmak eklenince başarısızlık kaçınılmazdı. Başarısız olduk.



Başarıyı sadece bir aile şirketi olan Dimes yakalayabildi. Çünkü Dimes’in kurucusu rahmetli Vasfi Diren eğitim için Tokat’tan dışarı çıkmış, Tokat dışında bir süre görev yapmıştı. Yani olaylara “eşekçi memleketi” anlayışı ile bakmaktan bir süre uzak kalmıştı. Ondaki bu farklılığı ve bugünkü başarıyı 1945-1947 yılları arasında Tokat’ta siyasi sürgün kalan Kemal Sülker fark etmişti. Anılarında “Vasfi Diren şarapçılıkta büyük isimdi” diye yazıyor.



1989 yılında olan bir olay, o güne kadar olan biten herşeyin üzerine tuz biber ekti.



Bu defa olay öyle idi ki, uluslar arası haber ajansları bütün dünyaya haber diye duyurdu.

1984 yılında Belediye seçimleri olmuş. Hüdai Sayıbaş Belediye Başkanı seçilmişti.

Bu olayı ondan dinleyelim.



1984 yılında dar sokaklarda ve yamaç mahallelerde çöp toplama işleri at arabaları ile yapılıyordu. Daha önceleri hepsini at arabaları topluyordu. Giderek azalmış iki adet kalmıştı. Bu arabalar, atların ahırı, samanlığı ile ilgili yer sorununuz vardı. Düşündük, Vakıflar’a ait Deveci Han’ı bu işe en uygun yer. Ama orada da kiracı vardı. Kiracı ile anlaştık, o çıktı ve biz kiraladık. Orayı temizlik işleri müdürlüğü yaptık. İşleri takip için sık sık uğruyordum.



Birgün akşamüzeri uğradığımda, hanın avlusunda odaların kapı önünde biri kız, biri erkek önlüklü (okul kıyafetli) iki çocuğun dolaştığını gördüm. Temizlik işleri müdürüne:

“Bu kapalı yerde bu çocuklar ne yapıyor?” diye sordum.

“Başkanım buraya iki adet tavşan koydum. Bu çocuklar duymuşlar, tavşanları görmeye geldiler, ben de karşı oda da gidin bakın dedim” dedi.

Çocukların yanına gittim.

“Çocuklar siz hangi mahalleden geldiniz?” Diye sordum.

“Devegörmez mahallesinden. Okulda burada tavşan olduğunu söylediler onları görmeye geldik” dediler.

“Gördünüz mü?” Diye sorunca:

“Gördük” dediler.

Vakit dar ve akşam yakın idi. Sulusokaktan Devegörmez mahallesine karanlık olmadan gidemezlerdi. Temizlik işleri müdürüne:

“Benim şoför kapıda, söyle bu çocukları mahallesine bıraksın, gelsin” dedim.

Çocukların bu hareketi beni duygulandırdı. Demek ki, bu şehirde çocukların hayvan sevgisi var, bu hayvanları çoğaltalım diye düşündüm. Yer de müsaitti. 650 m2 etrafı kapalı alan ve 45 oda vardı. O odaların birinde atlar gece yatıyor, birisi samanlık, arpalık, avluya açılan 43 oda boştu.

Temizlik işleri müdürüne:

“Bunu büyütelim, kanatlı hayvanlar, güvercin, keklik, ördek, kaz, hindi gibi hayvanlar buldukça alalım, parasını ben cebimden karşılayacağım” dedim.

Bir hafta sonra gittiğimde 40-50 hayvan olmuştu. Bir kısmını da temizlik işlerinde çalışan 120 işçiden bazıları bedelsiz getirmişler.



Bu hayvanları görmeye gelen çocuklar ve veliler her gün artarak çoğalıyordu. Tokat’taki bütün ilkokul, ortaokul ve lise öğrencilerinin çok ilgisini çekmişti. Pek çoğu öğretmenlerini ve velilerini kendilerini bu hayvanları görmeğe götürmeleri için zorluyorlar, ziyaretçi adedi her gün artıyordu. Diğer taraftan da evinde, bağında, bahçesinde hayvan yakalayanlar sepete koyarak belediyeye bana getiriyorlardı. Tilki, sansar, kurt yavrusu gibi.



Temizlik işleri müdürlüğüne bağlı hayvanat bahçesini kurdum ve resmileştirdim. 2 bekçi, 2 temizlikçi ve bakım işlerini görecek dört personel görevlendirdim. Hayvanat bahçesini de Taşköprü’nün yanına Behzat deresi ile Yeşilırmağın kesiştiği buruna taşıttım. Hayvanlara ayrı ayrı barınak kurdum. Bu barınaklar ezbere kurulmadı. Ankara’ya gittiğimde Ankara hayvanat bahçesi müdürüne giderek hayvanların cinsine göre barınak, beslenme ve bakımları ile ilgili notlar aldım. Belediye veterinerini de hergün bir saat kontrolle görevlendirdim.



Aktepe (Bolus) yaylalarında tutulan bir yavru ayıyı Tokat’lı bir arkadaşım Malkayası’nda bağında büyütüyordu. Anlaştık, onu da hayvanat bahçesine dahil ettik.



Ceylanpınar Belediyesi ile görüştüm iki adet ceylan hediye ettiler, onları da getirdik.



Rahmetli Başbakanımız Özal Amerika’da kalp ameliyatı oldu. Dönüşünde Ankara da Esenboğa hava limanında karşıladık. Hava limanın da Balâ Belediye Başkanı kurban etmek üzer 3 adet deve getirmişti, Özal engel oldu.



“Bağışladım, kesmeyin “ dedi. Kesmediler.



Ben de başkanla anlaşarak 3 bin lira sembolik ücretle bu develeri aldım. Onları da bahçeye koyduk.



29 Ekim Cumhuriyet bayramında resmi geçitle, bu develeri Tokat yazmaları ile süsledik, resmi geçide dahil oldular. Büyük ilgi gördüler ve alkışlandılar.



O zamanlar Fidanlık’ta Pekin ördekleri yetiştiriliyordu. 40 adet pekin ördeği aldık.



Bunların karınlarını doyurmak zor değildi. Ot yiyenler, et yiyenler ve dane (tahıl arpa) yiyenler olarak üç guruptu. Et yiyenlere mezbahanın artıkları temizlenip veriliyor, ot yiyenlere parklarda biçilen çimler kafi geliyordu, dane yiyenler için az miktarda dane alınıyor, lokantalardan gelen kuru ekmekler ıslatılarak veriliyordu. Şehir içinden ve köylerimizden zaman zaman yem bağışı yapılıyordu. Yiyeceklerde hiçbir sıkıntımız olmadı.



Tokat hayvanat bahçesi her tarafta duyulmuştu. Şehir içinden, köylerden, ilçelerden çocuklar aileleri veya arkadaşları ile özel programlar yapıyor hayvanat bahçesini ziyaret ediyorlardı.



1989 seçimlerinde az bir oy farkı ile belediye başkanlığı seçimini kaybettim.



Pazartesi sabah saat dokuzda evde rahmetli annemle beraber kahvaltı ederken birden bizim evin etrafında davul zurna sesleri gelmiye başladı. Taksinin içine davul zurna bandı koymuşlar, sonuna kadar teybi açmışlar, arabanın camları açık, evin etrafında bir hayli dolandılar.



Rahmetli annem:

“Oğlum bugün pazar değil, bu davul zurna sesi ne?” dedi.

Kalktım camdan baktım taksi dolanıyordu.

“Anne dedim, garajlarda asker yolcu ediyorlar, onlar çalıyor”

Yeni belediye yönetimi salı günü göreve başlayacaktı. Başkan:

“Ankara’ya gidiyorum, yarın döneceğim, bu hayvanat bahçesi kaldırılsın, gelince görmiyeceğim” diye talimat vermiş”



Bunları sonradan, belediye personelinden ve halktan duydum. Çarşamba günü sabahı, kasaba et almıya uğradım. Kasap bana dedi ki:



“Senin develer mezbahada kesildi, etlerini falan falan kasaplar aldı, hayvanat bahçesindeki diğer hayvanları da toptan imha etmişler.



Hiç konuşmadım, eti aldım ve eve döndüm, çok üzülmüştüm.



Akşam güvendiğim iki personeli eve çağırdım. Onlar da bu katliamı doğruladılar.



“Biz de duyduk. Kimini kesmişler, çoğunu zehirlemişler, zehir yemiyenleri ayaklarını bağlayıp ördeklerin havuzuna atmışlar. Yeraltında yuvaları olan 100 e yakın tavşan yuvalarına girmişler, çıkaramayınca üzerinde ağır iş makinesi yürütmüşler, ezmiş öldürmüşler” dediler.



Sonradan duyduğuma göre ayıyı tüfekle başından vurmuşlar. Ayı tüfeğin kendisine doğrulduğunu görünce ellerini yüzüne kapatmış. Ayıyı ve kurtları mezbahada derileri için yüzmüşler. Keklikler, kazlar, ördekler kesilmiş ve yetkililerin evlerine göndermişler.



Bu öldürmeler garajlarda duyulmuş ve birçok insan toplanmış. Olanı biteni seyretmiş, ama hiç biri tepki göstermemiş.



Bütün bu olaylara karşı halktan hiçbir tepki gelmedi. Ancak o gün okullarda çocuklar duyunca hep ağlamışlar,”Hayvanları nasıl öldürmüşler” diye, o kadar.



Bir öğretmenle yolda karşılaştık:



“Hüdai Bey, hayvanat bahçesi kaldırıldığı gün sınıflarda ders yapamadık. Çocuklar kafalarını sıraların üstüne koydu kimi ağladı, kimi de sessiz kaldı. Hala çocuklar bunu konuşmaya devam ediyorlar” dedi.



Bu olanlar için çocukların dışında Tokatlılardan tepki duymadım. Ama bunu öğrenen uluslar arası bir ajans bütün dünyaya haber olarak duyurdu. Hayvanat bahçesi dağıtıldıktan üç gün sonra cuma günü sabahı saat 04 de kapım çalındı. Açtım ki tanımadığım üç kişi. Bir de tanıdığım, Ankara’da bir gazetenin sahibi.



“Hoş geldiniz, buyrun bir istediğiniz mi var?” Dedim.

“Seninle görüşmek istiyoruz.”

“Ne konu da?”

“Hayvanat bahçesi katliamı ile ilgili bilgi almak istiyoruz. Elbiseni giyip gelir misin?”

Aniden şok oldum.

“Kardeş, sabah saat 4e geliyor, geç yattım, uyku sersemiyim, şimdi görüşemeyiz siz de yoldan gelmişsiniz, Turist otele gidin, ben sabah 9 da oraya gelirim kusura bakmayın” deyip kapıyı kapattım.



Böyle davranmamın sebebi ise uluslar arası bir konu haline gelen bu konuda ne cevap vereyim diye düşünmek istememdi. Bu benim milletimin yanlışlığıydı.



Saat sekize kadar oturdum düşündüm. Katliamla ilgili gördüklerim yok, en çok söylenenler ve duyduklarım var. Onun için dikkatli olmam lazım dedim.



Saat 9 da otele gittim, resepsiyonda oturuyorlar. Yatmamışlar. Selam verdim,



“Bu gece ki hareketimden dolayı hepinizden özür dilerim, şimdi sorun bakalım ne istiyorsunuz” dedim.



Kendilerini tanıttılar.

“Uluslar arası haber ajansıyız. Burada hayvanat bahçesini siz kurmuşsunuz. Bu gelen yeni belediye başkanı da iki gün önce hayvanları öldürerek yok etmiş, nasıl oldu bunları soracağız.”



“Ben gözümle bir şey görmedim duyunca da oraya gitmedim önce siz duyduklarınızı anlatın ben size cevap vereyim” dedim



Halktan duyduklarımı aynen tekrar ettiler. Hatta kurtların ve ayının öldürüldükten sonra mezbahada derileri için yüzüldüklerini onlar söyledi. Bunu duymamıştım.



Tokat’tan telefonla çok bilgi almışlar.



“Bizi hayvanat bahçesine ve mezbahaya götürmeni rica ediyoruz” dediler.

“Peki ne olacak, siz buraya kadar ne için geldiniz? Yalan yanlış birçok bilgi almışsınız, bu yetmiyor mu?”



“Hayır yetmiyor. Bizim bunları gözümüzle görmemiz ve aldığımız bilgileri doğrulamamız lazım. Çünkü bu haber bütün dünya gazetelerinde yayınlandı. Elimizde birkaç delil olsun diye geldik. En önemlisi sizin söyleyecekleriniz. Henüz tatmin olmadık. Yardımcı ol, konuyu tam sen biliyorsun. Bize telefonlar fakslar geldi. Avrupa film şirketlerinden bir senaryo hazırlayalım ve bir film yapalım düşüncesi var. Sizin de büyük menfaatiniz olacak” dedi.



“Sizinle dolaşamam, müsaadenizle dedim” ve ayrıldım.

Otelden çıktım peşim sıra Ankara’dan gelen şahsen tanıdığım gazeteci geldi.



“Reis bey ben mecbur oldum geldim. Sen de iyi cevap verdin. Sabah saat 8 de otelden çıktık otobüs durağında birkaç kişiye sorduk bilmiyoruz dediler.



Şimdi bunları hayvanat bahçesine götüreceğim, oradan da mezbahaya öğleye doğru gideceğiz”

Eve geldim, mezbahya telefon ettim bekçi çıktı.



“Oğlum yabancılar gelir hayvanat bahçesinde öldürülen kurtlar ve ayı burada yüzülmüş diye sorarlarsa böyle bir şey yok de. Hayvanat bahçesine kadar git, aynı şeyleri bekçiye de tembih et” dedim.



Kapanmayıp bu günlere kadar gelse idi, bekli de Anadolu’nun en büyük, en güzel yörenin hayvanlarının hepsini görebileceğimiz bir hayvanat bahçesi ve onun aracılığı ile de çocuklara ve gençlere verebileceğimiz hayvan sevgisi fırsatı elimizde olacaktı.



Böyle bir fırsat, halkın sahip çıkmayışı yüzünden ellerimizin arasından kaçıp gitti.

Bırakın hayvanat bahçesine sahip çıkmayı, ya da bunları yapanları eleştirmeyi, pek konuşulmadı bile.



Kısa süre içersinde unutulup gitti.



Geçmişte bizden önce yaşayan insanlardan bugünlere kalan eserler dünyanın her tarafında önemsenir. Ortaya çıkması her taraftan görülmesi için etrafındaki binalar yıkılır. Yenisinin yapılmasına izin verilmez. Belli bir uzaklıktan sonra yapılabilecek yapılara da, tarihi eserin görünümünü koruyacak özel şartlarla izin verilir.

Osmanlı bu konuya önem vermemiştir. Bunların etrafının açılmasına Cumhuriyet döneminde başlamıştır.

Tokat’ta ilk uygulama meydanın açılmasıdır. O dönem de yayınlanan bir dergi bu

konu da şöyle yazıyor.

“Gerek belediye gerek şahıslara ait dükkanlar tamamen yıkıldı. Taşhan ve Müzenin önü açıldı. Senelerdir hasret kalan Müze, Taşhan, Meydan Camii birbirini gördüler.Yıkılmayı müteakip çıkan bazı emareler yıkılan dükkanların muhtelif bahane ve fırsatlarla Vakıf olan tarihi binalara yapıldığını göstermektedir.



120 yıl önce Amerikalıların yaptığı gravüzde bu ara boş görünüyor.

Daha sonraları 1961, seçimlerinde Tokat belediye başkanı olan Mesrur Gürgenç Alipaşa Camiinin Sulusokak’tan olan cephesini açtı. Camii şadırvanın arkasında Sulusokağa cephe tek katlı ahşap dükkanlar vardı. Bunlar yıkıldı, yerleri camii avlusuna katıldı.



1974 yılında camiinin doğu tarafında taş mağazalar yıkılarak arsalar camii bahçesine katıldı.



Daha sonraki yıllarda meydan camiinin etrafı açıldı. Belediye başkanı olduğu dönemde Hüdai Sayıbaş 164 dükkan ve evi istimlak ederek Takyeciler Camiinin etrafını açtı.



1998 yılında Alipaşa camiinin batı tarafındaki evler istimlak edilerek etrafı tamamen açılmış oldu.



Taşhanın Kuyumcular çarşısına giden yoldan tarafındaki dükkanlar istimlak edilerek GOP Bulvarı’na bakan cephesi tamamen ortaya çıkarıldı.



Yani dünyanın her tarafında olduğu gibi, tarihi eserler bakımından çok zengin olan Tokat’ta zamanla tarihi eserlerin etrafı açılarak ortaya çıkmaları sağlandı.



2004 yılında yerel seçimler yapılacaktı. Taşhanla Müze arasında mülkiyeti belediyeye ait yerin satılacağı duyuldu. Yerine alel acele bu iki tarihi eserin arasına adeta onları gölgede bırakmak ister şekilde bir bina yapıldı. Hemde kaldırımlarına taşarak. Üstelik tarihi yapılara yakın yapıların onlardan yüksek olmayacağı hükmüne rağmen, Gök Medrese’den daha yüksek olacak şekilde.



Dünyanın hiçbir yerinde böyle iki tarihi yapının arasına sıkıştırılmış bir yapı yoktur. Ben görmedim.



Bu olay da Tokatlılar için bir anlam ifade etmedi. Pekçoğu farkına varmadılar, farkında olanlar tepki göstermedi.



Sıkıntısı bana kaldı. Tokat dışından gelen ve işten anlayan misafirlerim, bunu görünce isyan ediyor. “Nasıl olur?” diye bana soruyor. Ben de kem, küm ederek geçiştirmeğe çalışıyorum.



Biri13. Yüzyılın ikinci yarısından kalma 750 yıllık diğeri 17. yüzyılın birinci yarısından kalma 350 yıllık iki tarihi eserin arasına yapılmasına göz yumduğumuz yapıyla atalarından kalan eserlere saygı göstermeyen insanlar durumuna, açıkçası siyaset terminolojimizde çok önemli bir yeri olan “milli ve manevi değerlerimiz” karşısında görgüsüz durumuna düştük.



Anlayacağımız hatalarımız saklanamaz hale geldi. Eskiden yaptıklarımız kol kırılır yen içinde şeklinde aramızda kalırdı.



Artık herkes duyduğu, gördüğü bildiği hatalar ve kayıplar yaşamağa başladı.



İçinde yaşadığımız bu şehir binlerce yıldır buralarda yaşayan insanların yaptıkları, ettikleriyle oluştu, şekillendi. Yapamadıkları, başaramadıkları ya da kaçırdıklarıyla eksik ve noksan kaldı.



Rahmetli Özal bize derdi ki: “Nesiller gelir, nesiller gider, önemli olan nesillerin kendisinden sonrakilere neler bıraktığıdır.”



Ne dersiniz, eşekçi memleketinde yetişmek ve yaşamak kendisinden sonra gelen nesillere bir şeyler bırakmak konusunda pek de iyi gelmiyor galiba?..
 
    Tokat eski milletvekili Metin Gürderenin sitesinden alınmıştır.
IP  Tesekkür Et
tesekkür edenler: İbrahim,
zelanakkas
Moderatör
Moderatör


Kayıt Tarihi: 13-Şubat-2008
Konum: Tokat
Gönderilenler: 228

Tesekkür: 0
Rep: 269

Alıntı zelanakkas Cevaplabullet Gönderim Zamanı: 21-Şubat-2008 Saat 22:08
 ha Tokat olmuş ha Zile nefarkeder Zile gibiymiş gibi düşünelim
IP  Tesekkür Et
Yanıt Yaz Yeni Konu Gönder
Konuyu Yazdır Konuyu Yazdır

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Bulletin Board Software by Web Wiz Forums version 8.04
Copyright ©2001-2006 Web Wiz Guide